
"Avrupa'nın savunma kapasitesini artırmak ve üretim krizini aşmak için Türk savunma şirketlerinin AB projelerine entegre edilmesi şart. Türkiye'nin üretim gücü olmadan AB-NATO işbirliği eksik kalır!"
Bu çarpıcı ifadeler, NATO Avrupa Müttefik Kuvvetler Yüksek Komutanı Orgeneral Alexus G. Grynkewich'e ait.
NATO askeri operasyonlarının stratejik düzeyde planlanması, hazırlanması ve yürütülmesinden sorumlu olan Grynkewich'in bu sözlerini destekleyen raporlar da mevcut. Gelin, Avrupa Savunma Ajansı'nın hazırladığı "Yıllık Savunma Hazırlık Raporunun" ortaya koyduğu fotoğrafa bir bakalım…
Rapor, Avrupa ülkelerindeki rekor savunma bütçesi artışlarına rağmen üyelerin "ortak tedarik, mühimmat stokları ve birlikte çalışabilirlik" gibi kritik askeri eksikliklerine dikkati çekiyor. Avrupa'da problemin "kaynak yokluğu" değil, "parçalanmış yapı" olduğunu vurguluyor. Yani, her ülke kendi çapında bir şeyler yapıyor ama teknolojilerin ve sistemlerin birbiriyle uyumu söz konusu değil! Bu ortak eylem ve koordinasyon açığının üye ülkelere maliyeti ise yıllık 18 milyar ila 57 milyar avro arasında değişiyor.
AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas'ın da belirttiği üzere, kıtanın askeri kapasitesindeki kırılganlıklar artık ertelenemeyecek bir sorun haline gelmiş durumda. Almanya Genelkurmay Başkanı General Carsten Breuer'in sanayi ve sivil toplum katkısı olmadan askerlerin başarılı olamayacağına ilişkin hatırlatması ve ülkesine "topyekûn savunma" çağrısı da aynı ihtiyacın başka bir yansıması…
Avrupa savunmasını yeniden inşa etmeye çalışıyor. Milyarlarca avroluk bütçeler açıklanıyor, yeni savunma fonları oluşturuluyor, mühimmat üretiminin artırılması, ortak tedarik mekanizmalarının geliştirilmesi ve Avrupa'nın savunma sanayinin güçlendirilmesi için peş peşe planlar devreye sokuluyor. Fakat Avrupa'nın önündeki sorun yalnızca para değil. Asıl mesele, bu paranın ne kadar hızlı, ne kadar koordine ve ne kadar ortak bir savunma becerisine dönüştürülebileceği.
AB'nin bürokrasisi sebebiyle temel karar alma mekanizmalarının yavaşlığı dillere destan! Somut sonuç alma mekanizmaları adeta rafa kalkmış… Peki Avrupa bütün bu sorunları nasıl aşacak?
İşte Türkiye, tam bu noktada denkleme giriyor. Neden?
Çünkü, Türkiye yalnızca savunma sanayii ürünleri geliştiren bir ülke değil. Son yıllarda ortaya koyduğu model ve üretim kapasitesi ile birlikte sahadaki operasyonel tecrübeyi, farklı ülkelerle kurulan savunma projeleriyle aynı zeminde buluşturabiliyor.
Karabağ savaşı öncesinde, savaş sırasında ve sonrasında yaşanan gelişmeler bunun en görünür örneklerinden… Türkiye'nin insansız hava araçları başta olmak üzere farklı savunma sistemleri, yalnızca birer ihracat kalemi olmaktan çıktı; farklı coğrafyalarda kullanılan ve sonuçları üzerinden ezber bozan sistemlere dönüştü. Daha önemlisi, Ankara bu kapasiteyi yalnızca satış ilişkisi üzerinden kurmuyor. Endonezya'dan Pakistan'a, Azerbaycan'dan Körfez ülkelerine kadar geniş bir coğrafyada savunma sanayii işbirlikleri; ortak üretim, teknoloji paylaşımı, eğitim ve uzun vadeli güvenlik ilişkileriyle birlikte ilerletiyor.
Avrupa açısından Türkiye'nin önemini artıran bir diğer unsur ise coğrafya. Türkiye, NATO'nun güneydoğu kanadındaki konumuyla Avrupa-Atlantik güvenlik mimarisinin kritik parçası. Buna son yıllarda hızla büyüyen savunma sanayii yetkinliği eklendiğinde Ankara'nın, Avrupa'nın güvenlik tartışmalarının dışında tutulması Brüksel için giderek daha zor hale geliyor.
Bu aşamada Polonya'dan yükselen ses önemli. Rusya tehdidini doğrudan hisseden ülkelerden Polonya'nın Milli Savunma Bakanı Władysław Kosiniak-Kamysz, Türkiye'nin savunma sanayii modelini açıkça övüyor ve Türkiye'nin gerçekleştirdiği sıçramanın Polonya açısından da örnek teşkil edebileceğini söylüyor. Bu yaklaşım, Avrupa'da Türkiye'ye ilişkin tartışmanın yalnızca Ankara-Brüksel ilişkilerinin güncel tıkanıklığı üzerinden okunamayacağını da gösteriyor. Avrupa'nın karşı karşıya olduğu güvenlik problemi büyürken, Türkiye'nin dertlere deva olabilecek savunma sanayii kapasitesi de büyüyor.
Bu durum o kadar aşikar ki Avrupa'nın görmemesi için "ya büyük körlük içinde ya da körü körüne saplantıda olması" gerek. Atina'nın "her ne pahasına olursa olsun" diyerek Türkiye karşıtlığına dayalı politikası AB'yi de sıkıntıya sokuyor. Yunanistan başta olmak üzere bazı AB ülkelerinin Türkiye'ye yönelik tarihi takıntıları, Ankara ile Avrupa arasındaki savunma işbirliğinin önündeki siyasi bariyerlerden biri. Avrupa'nın bugün yaşadığı savunma krizi ise güvenlik ihtiyaçlarının artık siyasi tercihlerin önüne geçmesi gerektiği sinyalini veriyor.
ABD'nin, Avrupa güvenliğindeki rolünün azalmasına ilişkin travmanın artçı şokları sürerken kıtanın kendi savunma gücünü pekiştirme ihtiyacı her geçen gün daha fazla hissediliyor.
İşte Türkiye'nin Avrupa açısından stratejik önemi de burada bir kez daha ortaya çıkıyor.
Ankara artık sadece Avrupa'nın güvenlik denkleminde yer alan bir NATO müttefiki değil; giderek büyüyen savunma sanayii, üretim kapasitesi, operasyonel tecrübesi ve genişleyen uluslararası işbirliği ağıyla bu denklemin vazgeçilmez ortaklarının başında geliyor.
Dolayısıyla Avrupa'nın cevap aradığı soru "Türkiye ile işbirliği yapalım mı?" değil.
Avrupa, kendi güvenlik mimarisini yeniden inşa ederken Türkiye'nin sahip olduğu modern kapasiteden daha ne kadar uzak durabilir? Güvenlik söz konusu olduğunda, Avrupa haritasına bakıp Ankara'yı denklem dışına çıkarmak mümkün değil.
AB'de güvenlik için her yol, er ya da geç Ankara'ya çıkıyor.
Sabah.com.tr Uygulamamızı İndirin