
Yılın en büyük uluslararası etkinliklerinden biri olan Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu'nun 81'incisi geride kaldı. Eskiden bu toplantılar ekonomi çevrelerinde pek dikkate alınmazdı. Ekonomi ile uluslararası siyasetin birbirinden bağımsız alanlar olduğu düşünülürdü. Oysa işin aslı hiç de öyle değil. Bu ikisini birbirinden ayrı tutarak analiz yapmak büyük bir hata olur. Son yıllarda bu gerçeği görenlerin sayısı giderek artıyor Ekonomi çevreleri, uluslararası siyasete yön veren gelişmeleri artık daha yakından izliyor. BM Genel Kurulu da buna dahil.
Bu toplantılarda liderler genellikle olaylara kendi zaviyelerinden bakar; yalnızca ülkelerinin çıkarlarını gözetir. Dünyayı daha barışçıl ve müreffeh kılmak amacıyla kurulan bu tür oluşumların hep sınıfta kalmasının nedeni de budur. Bu ortamlarda yalnızca kendi ulusal meselelerini değil, küresel barış ve refahı da samimi biçimde dert edinen liderler bulmak zordur. Bu ender isimlerden biri de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'dır.
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın ilk kez 2013 yılında çerçevesini çizdiği "Dünya beşten büyüktür" yaklaşımı, bazı çevrelerce başlangıçta içi boş bir slogan olarak değerlendiriliyordu. Ancak bu yaklaşımın ne denli hayati bir önem taşıdığı çok geçmeden anlaşıldı. Rusya'nın 2014 yılında Kırım'ı ilhak etmesinden günümüzde ABD/İsrail-İran arasında yaşanan savaşa kadar geçen süreçte jeopolitik riskler hızla artarken, bölgesel ve küresel barışın tesisi yönündeki somut ilerlemeler ise kaplumbağa hızıyla gerçekleşti.
EŞİTSİZLİKLER DERİNLEŞİYOR
Dünya, 13 yıl öncesine kıyasla daha istikrarsız bir noktaya savruldu. Uluslararası siyasetteki çözümsüzlük ortamı küresel ekonomiyi vuruyor. Giderek istikrarsızlaşan küresel ekonomi de dönüp uluslararası siyaseti daha da kırılgan hale getiriyor. Kısacası, birbirini sağlıksız biçimde besleyen, daha doğrusu birbirini çürüten bir ilişkiden söz ediyorum.
Savaşlardan ekonomik krizlere kadar uluslararası ölçekte kalıcı çözüme kavuşturulamayan sorunlar, zamanla ülkelerin iç siyasetini de etkiliyor. Küresel sorunlara çözüm üretmek bir yana, aksine sistemi kilitleyen sözüm ona "süper güçler", bu vurdumduymazlığın yansımalarını kendi ülkelerinde terör eylemleri, düzensiz göç ve refahın adaletsiz paylaşımı gibi sorunlar üzerinden yaşıyor. Bu eğilimler, günün sonunda toplumsal gerilimin ve siyasi kutuplaşmanın artmasına yol açıyor. Öyle ki Batı'nın bir zamanlar adeta yıkılmaz bir kale olarak gördüğü "liberal demokrasiler" dahi bugün temellerinden sarsılıyor.
Eskiden de dünya çok adil ve barışçıl bir yer değildi; ancak bugün gelinen nokta, insanoğlunun "medenileştiği" iddiasıyla pek de örtüşmüyor. Sanayi Devrimi'nin henüz şafağında, 1820'lerde dünyanın en zengin bölgesinde kişi başına düşen milli gelir, en fakir bölgenin 2.8 katı düzeyindeydi. Bugün ise bu fark tam 16 kat. Kuzey Amerika ve Okyanusya'da aylık kişi başına gayri safi harcanabilir milli gelir 4.590 euro seviyesindeyken, Sahra Altı Afrika'da bu rakam 290 euro. Bundan çok daha ağır koşullarda yaşayan toplumlar da var. Gazze gibi… Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD) verilerine göre Gazze'de kişi başına yıllık reel milli gelir yalnızca 212 dolar seviyesinde. Soykırım girişimi öncesinde ise bu rakam 1.252 dolardı.
Soğuk Savaş'ın sona ermesinden bu yana dünya genelinde devletler arası savaşlar, iç savaşlar ve sivillere yönelik saldırılar gibi örgütlü şiddet olaylarında toplam 4.3 milyon kişi hayatını kaybetti. Uppsala Çatışma Verileri Programı'nın derlediği bu verilere göre, hayatını kaybedenlerin yüzde 50'si Afrika'dan, yüzde 18'i ise Orta Doğu'dan. Bu dağılım birçok şeyi açıklıyor. Yalnızca Gazze'de son üç yılda İsrail katliamları sırasında 74 bin Filistinli şehit edildi.
GÜÇ DENGELERİ DEĞİŞMELİ
İnsafsızlığa, eşitsizliğe ve adaletsizliğe bu ölçüde göz yuman bir düzenden refah ve barış beklenemez. Sorun yalnızca Birleşmiş Milletler ile de sınırlı değil; Dünya Ticaret Örgütü'nden IMF'ye kadar pek çok uluslararası kurum, küresel sorunlara etkili ve kalıcı çözümler üretmekte yetersiz kalıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın uzun süredir dile getirdiği "Dünya beşten büyüktür" yaklaşımın bugün daha fazla lider tarafından seslendirilmeye başladı. Elbette mevcut düzenin bir anda değişmesini beklemek naiflik olur. Türkiye gibi yükselen güçlerin ekonomik ve siyasi etki alanlarını genişletmeleri, küresel sistemi değişime zorlamanın en önemli yollarından biridir. Aksi takdirde "süper güç" diye tanımlanan ülkelerin insafa gelmesi mümkün değil. Maalesef bu dünyada zora düşmeden kimse gücünü paylaşmaz. Bu nedenle yükselen güçlerin makroekonomik istikrarlarını sağlamaları, dışa bağımlılıklarını azaltmaları ve küresel tedarik zincirlerinin kritik, yüksek katma değerli ve teknolojik açıdan sofistike halkalarında daha güçlü biçimde yer almaları hayati önem taşıyor.
Sabah.com.tr Uygulamamızı İndirin
