![]()
Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi Öğretim Üyesi ve SETA Vakfı Dış Politika Direktörü Prof. Dr. Murat Yeşiltaş, BM Genel Kurulu'nda bölgeselleşen güvenlik anlatılarını ve küreselleşen risklere karşı ortak bir güvenlik şemsiyesi kurmanın önemini AA Analiz için kaleme aldı.
Bu yılki Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu'nda kürsüde yapılan konuşmalarda liderler aslında aynı şeyi söyledi. Eski güvenlik düzeni çalışmıyor. Fakat yerine ne geleceği konusunda çok farklı anlatılar var. Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump güvenliği güç ve pazarlık üzerinden tarif ediyor. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron uluslararası hukuk ve kurumları yeniden güçlendirmek istiyor. Katar kapsayıcı bir bölgesel kolektif güvenlik sistemi öneriyor. Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara egemen devlet ve devletin silah tekeli üzerinden yeni bir Levant düzeni arıyor. İran hiçbir ülkenin tek başına güvenli olamayacağını söylüyor. Türkiye'nin pozisyonu ise uluslararası kurumların reformu, bölgesel sahiplenme ve güçlü ulusal caydırıcılık noktasında çok katmanlı bir yaklaşım ortaya koyuyor. Görülen temel husus uluslararası güvenliğin ortadan kalkmadığı ve giderek bölgesel bir yoğunluk kazandığı.
Bu tabloyu yalnız çok kutupluluk üzerinden okumak yeterli görünmüyor. Çok kutupluluk bize gücün kimler arasında dağıldığını anlatıyor, fakat güvenliğin nasıl tanımlandığını, kimin tarafından üretildiğini ve hangi araçların meşru kabul edildiğini açıklamakta yetersiz kalıyor. BM'nin 81. Genel Kurulu'nda daha derin bir ayrışma ortaya çıktı. Devletler Gazze, İran, Ukrayna veya Suriye konusunda farklı politikalara sahip oldukları kadar güvenliğin kendisi konusunda da farklı düşünüyorlar. Bir taraf güvenliği üstün kapasite ve caydırıcılıkla ilişkilendirirken başka bir taraf hukuk ve kurumları öne çıkarıyor. Bazı aktörler bölgesel ortak güvenlik ararken diğerleri egemen devletin yeniden güçlendirilmesini temel çözüm olarak görüyor. Afrika ülkeleri güvenlik gündemini savaşın ötesine taşıyor. Latin Amerika'nın tamamı ise aynı yerde durmuyor. Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei'nin BM'ye yönelik sert eleştirileri ve Falkland/Malvinas meselesini yeniden gündeme getirmesi bunun göstergesi olarak okunabilir. Fakat bölgedeki güçlü ortak damar hala egemenlik, müdahale karşıtlığı ve büyük güç rekabetinden mümkün olduğunca özerk kalabilmek. Yapay zeka ise güvenliğin aktörlerini ve stratejik kaynaklarını yeniden tanımlıyor.
BM kürsüsünden son kez konuşan BM Genel Sekreteri Antonio Guterres'in konuşması da aslında bütün bu tartışmaların ortak zeminini tarif etti. Guterres gücün devletler arasında yeniden dağıldığını, devletlerden sınırlı sayıdaki özel şirketlere doğru kaydığını ve insanların giderek daha fazla yetkiyi yapay zeka sistemlerine bıraktığını söylerken küresel yönetişim kurumlarının geçmiş bir dönemin güç gerçekliklerini yansıtmaya devam ettiğine dikkat çekti. Dolayısıyla bugünkü sorun yalnız yeni güç merkezlerinin yükselmesi değil; güvenliği tanımlayan aktörler, güvenliğin üretildiği ölçekler ve stratejik gücün kaynakları aynı anda değişiyor.
Trump'ın konuşması ilk güvenlik anlatısını en açık biçimde ortaya koyuyor. Burada güvenlik, üstün kapasitenin rakibin davranışını değiştirme yeteneği üzerinden şekilleniyor. Askeri güç, ekonomik baskı, teknolojik üstünlük ve diplomatik pazarlık aynı stratejinin farklı araçlarına dönüşüyor.
İran bunun en belirgin örneğini oluşturuyor. Trump İran'ın nükleer silaha sahip olmasına izin vermeyeceğini vurgularken ABD askeri gücünü kullanma iradesini öne çıkardı. Aynı konuşmada tehditlerin büyümesini beklemek yerine önceden harekete geçmeyi kendi güvenlik anlayışının temel unsurlarından biri olarak sundu. Burada güç kullanımı ile diplomasi arasında keskin bir ayrım bulunmuyor. Askeri ve ekonomik baskı karşı tarafın maliyetlerini yükseltiyor, caydırıcılık yeni bir güç dengesi yaratıyor ve pazarlık bu şartlar altında devreye giriyor.
Bu yaklaşımın mantığını kapasite, baskı, caydırıcılık ve pazarlık zinciri üzerinden okumak mümkün. Washington'ın Çin politikasında da ticaret, Taiwan, yarı iletkenler, kritik mineraller ve yapay zeka giderek daha geniş bir stratejik rekabetin parçalarına dönüşüyor. Dolayısıyla Trump'ın yaklaşımını basit bir Amerikan yalnızcılığı olarak tanımlamak yanıltıcı olur. Washington dünyadan çekilmekten ziyade sahip olduğu askeri, ekonomik ve teknolojik üstünlüğü daha doğrudan bir pazarlık kapasitesine dönüştürmeye çalışıyor.
Macron'un temsil ettiği Avrupa anlatısı ise başka bir sorudan hareket ediyor: Güç kullanımının yaygınlaştığı bir uluslararası sistemde bu gücü hangi kurallar sınırlayacak ve bu kuralları kim koruyacak?
Avrupa'nın cevabında uluslararası hukuk, çok taraflı kurumlar ve devlet egemenliği merkezi konumlarını koruyor. Ancak Rusya-Ukrayna savaşı Avrupa güvenlik anlayışına önemli bir unsur ekledi. Kuralların uygulanabilmesi için onları destekleyecek askeri, ekonomik ve teknolojik kapasitenin bulunması gerekiyor. Macron'un Genel Kurul'da etkili çok taraflı cevaplar üretme çağrısını Ukrayna ve Orta Doğu'daki krizlerle birlikte ele alması bu yaklaşımı yansıtıyor.
Böylece Avrupa'nın güvenlik anlayışında hukuk, kurumlar, caydırıcılık ve dayanıklılık aynı çerçevenin parçalarına dönüşmüş durumda. Ukrayna savaşı savunma kapasitesini, enerji krizleri ekonomik dayanıklılığı, dezenformasyon ve siber tehditler toplumsal güvenliği, teknolojik rekabet ise stratejik bağımsızlığı aynı güvenlik gündemine taşıyor. Avrupa kurallara dayalı düzen anlayışını koruyor, fakat bu düzenin güç ve kapasiteyle desteklenmesi gerektiğini giderek daha açık biçimde kabul ediyor.
Üçüncü anlatı ise Orta Doğu'da ortaya çıkıyor ve mevcut dönüşümün en önemli boyutlarından birini oluşturuyor. İran ile Katar farklı güvenlik kaygılarına ve bölgesel politikalara sahip olsalar da ortaya çıkan temel düşünce ortak bir noktaya temas ediyor. Bir devletin güvenliğini çevresindeki ülkelerin sürekli güvensizliği üzerine kurması kalıcı istikrar üretmiyor.
Bu düşünce İran açısından ayrıca önem taşıyor. Tahran uzun yıllar bölgesel güvenliğini ileri savunma, füze kapasitesi ve devlet dışı aktörlerle kurduğu ilişkiler üzerinden üretmeye çalıştı. ABD/İsrail-İran Savaşı sonrasında ise bölgesel güvenliğin bölünmezliği ve komşularla ortak güvenlik arayışı İran'ın söyleminde daha görünür hale geliyor. Bu yaklaşım İran'ın geçmiş politikalarının yarattığı güvensizliği ortadan kaldırmıyor, fakat Tahran'ın savaş sonrasında nasıl bir güvenlik anlatısı oluşturmaya çalıştığını gösteriyor.
Katar ise bu düşünceyi daha kurumsal bir düzleme taşıyor. Doha'nın yaklaşımında egemenlik, toprak bütünlüğü, içişlerine karışmama, uyuşmazlıkların barışçıl çözümü ve devletin meşru silah üzerindeki tekeli kapsayıcı bir bölgesel güvenlik sisteminin ilkelerini oluşturuyor. Böylece Orta Doğu'nun geleneksel "hangi devlet hangi tehdide karşı hangi ittifaka katılacak?" sorusunun yanına daha kapsamlı bir soru ekleniyor: Bölge devletleri güvenliği hangi ortak ilkeler üzerinden birlikte üretebilir?
Burada kolektif savunma ile kolektif güvenlik arasındaki ayrım önem kazanıyor. Kolektif savunma belirli ülkelerin ortak bir tehdide karşı dayanışmasını sağlıyor. Kolektif güvenlik ise rakipleri de belirli kurallar altında tutarak çatışmanın ortaya çıkmasını engellemeye çalışıyor. Orta Doğu'nun gelecekteki güvenlik mimarisi bu nedenle ulusal caydırıcılık, savunma ortaklıkları ve daha kapsayıcı bölgesel mekanizmaların aynı anda faaliyet gösterdiği katmanlı bir yapıya doğru ilerleyebilir.
İsrail bu tartışmanın merkezinde yer alıyor. Türkiye'den Katar'a, Avrupa'dan Küresel Güney'e kadar farklı aktörlerin İsrail'e yönelik eleştirileri aynı siyasi zeminden kaynaklanmıyor. Buna rağmen İsrail'in güvenlik anlayışının bölgesel sonuçları konusunda giderek büyüyen bir tartışma var. İsrail 7 Ekim sonrasında güvenliğini daha geniş askeri hareket serbestisi, tehditlerin sınırlarından uzakta bastırılması ve potansiyel tehditlerin kapasite üretmeden engellenmesi üzerinden kuruyor. İsrail açısından kırılganlığı azaltmayı amaçlayan bu yaklaşım Ürdün, Suriye, Lübnan ve İran açısından egemenlik ve güvenlik alanlarının daralması sonucunu yaratıyor. Ürdün Kralı 2. Abdullah'ın İsrail'e yönelik açık ve sert çıkışı, İsrail'in sadece Filistin meselesine indirgenmiş bir güvenlik anlayışından bölgesel güvensizlik algısının merkezine yerleştirildiğini gösteriyor.
Böylece klasik güvenlik ikilemi bölgesel ölçekte yeniden ortaya çıkıyor. Bir aktörün güvenliğini artırmak için attığı adımlar diğer aktörlerin tehdit algısını yükseltiyor ve onları daha fazla caydırıcılık üretmeye yöneltiyor.
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara'nın yaklaşımı tam bu noktada ayrı bir güvenlik anlatısı oluşturuyor. Şara açısından güvenliğin temel birimi egemen ve işlevsel devlet. Suriye'nin güvenlik problemi dış tehditlerin yanı sıra parçalanmış egemenlik, devlet dışı silahlı yapılar, tam anlamıyla kontrol edilemeyen sınırlar ve İsrail'in Suriye topraklarındaki hareket serbestisinden kaynaklanıyor. Şam'ın İsrail'le bir güvenlik düzenlemesi araması ve aynı zamanda Golan ile egemenlik konusundaki pozisyonunu koruması bu yaklaşımın iki unsurunu bir araya getiriyor.
Burada egemenlik, devlet kapasitesi, silah tekeli, sınır kontrolü ve müzakere edilmiş dış güvenlik birbirini tamamlayan unsurlara dönüşüyor. Yeni Suriye örneği bu nedenle daha geniş bir soruyu gündeme getiriyor: Levant'ın uzun yıllardır devlet dışı aktörler, dış müdahaleler ve parçalanmış egemenlik üzerinden şekillenen güvenlik düzeninin yerine yeniden egemen devlet merkezli bir düzen kurulabilir mi?
Afrika'dan gelen anlatı ise güvenliğin tanımını sorgulayan bir yaklaşım olarak ortaya çıkıyor. Afrika ülkelerinin BM Güvenlik Konseyi'nde daha güçlü temsil talebi yalnız kurumların yapısıyla ilgili bir mesele oluşturmuyor. Aynı zamanda hangi sorunların uluslararası güvenlik meselesi kabul edildiğine yönelik bir itiraz içeriyor.
Sudan'daki savaş, Sahel'deki kırılgan devlet yapısı, Kongo'daki çatışmalar, gıda güvenliği, borç, iklim değişikliği ve ekonomik eşitsizlik Afrika toplumları açısından doğrudan güvenlik sorunları yaratıyor. Buna rağmen küresel güvenlik gündemi çoğu zaman Avrupa ve Orta Doğu merkezli jeopolitik krizler etrafında şekilleniyor. Afrika'nın talebi bu nedenle daha fazla temsilin ötesine geçerek güvenlik gündeminin oluşturulmasına katılma arzusunu da içeriyor.
Bu yaklaşım önemli bir soruyu gündeme taşıyor: Neyin güvenlik meselesi olduğuna kim karar veriyor? Bu noktada Kenya Cumhurbaşkanı William Samoei Ruto'nun konuşması, Afrika'nın itirazının yalnız Güvenlik Konseyi'nde daha fazla sandalye talebinden ibaret olmadığını gösteriyor. Afrika açısından güvenlik, savaş ve askeri tehditlerle sınırlı bir alan olmaktan çıkarak borç sürdürülebilirliğini, iklim kırılganlığını, kalkınma finansmanını, gıda ve enerji güvenliğini ve devlet kapasitesini kapsayan daha geniş bir çerçeveye dönüşüyor.
Yapay zeka tartışması bütün bu anlatıların üzerine yeni bir güç katmanı ekliyor. Yapay zeka, gelişmiş yarı iletkenler, hesaplama kapasitesi, veri, kritik mineraller ve dijital altyapı artık devletlerin askeri kapasitesini, ekonomik dayanıklılığını ve egemenliğini doğrudan etkileyen stratejik kaynaklara dönüşmüş durumda.
Buradaki temel değişim stratejik kapasitenin sahipliğiyle ilgili. Nükleer çağda temel stratejik kapasite büyük ölçüde devletlerin kontrolündeydi. Yapay zeka çağında ise kritik kapasitenin önemli bir bölümü teknoloji şirketlerinin modellerinde, işlemcilerinde, veri merkezlerinde ve dijital altyapılarında bulunuyor. Guterres'in gücün devletlerden özel şirketlere ve insanlardan makinelere doğru hareket ettiğine ilişkin tespiti bu dönüşümün siyasal boyutunu açık biçimde ortaya koyuyor. Trump ise aynı alana başka bir perspektiften bakarak Amerikan yapay zeka, Trump'ın tabiriyle "süper zeka," üstünlüğünü stratejik güç unsuru olarak öne çıkarıyor ve kapsamlı düzenleme taleplerine mesafeli yaklaşıyor.
Dolayısıyla teknopolitik güvenliğin temel sorusu hangi ülkenin daha gelişmiş teknolojiye sahip olacağından daha kapsamlıdır. Stratejik teknolojik kapasiteyi kimin kontrol edeceği, kullanım kurallarını kimin belirleyeceği ve teknolojik bağımlılığın devlet egemenliğini nasıl etkileyeceği yeni güvenlik düzeninin temel meseleleri arasına giriyor. Güvenlik böylece devletler arasındaki güç dengesinden devlet, şirket ve teknoloji arasındaki güç dağılımına doğru genişliyor.
Türkiye'nin Genel Kurul konuşması bu farklı güvenlik anlatılarının ardından okunduğunda daha anlamlı hale geliyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın yaklaşımı tek bir güvenlik düzeyine dayanmıyor. Uluslararası sisteme duyulan güvenin yeniden tesis edilmesini, BM'nin işlevselliğinin artırılmasını, uluslararası hukukun uygulanmasını, bölgesel sahiplenmeyi, diplomasiyi, ulusal kapasiteyi ve teknolojik bağımsızlığı birbirine bağlayan daha katmanlı bir çerçeve ortaya çıkıyor. Erdoğan'ın BM'nin barış ve güvenlik üretme kapasitesindeki aşınmayı doğrudan vurgulaması da bu yaklaşımın çıkış noktasını oluşturuyor.
Bu çerçevenin birinci katmanında uluslararası hukuk ve reforme edilmiş küresel kurumlar bulunuyor. İkinci katmanda bölgesel aktörlerin kendi güvenlik sorunlarının çözümünde daha fazla sorumluluk üstlenmesi geliyor. Üçüncü katmanı ulusal savunma kapasitesi ve caydırıcılık oluşturuyor. Kalkınma, bağlantısallık ve teknolojik kapasite ise güvenliği askeri alanın ötesine taşıyor.
Türkiye'nin yaklaşımını bu nedenle küresel meşruiyet, bölgesel sahiplenme, ulusal kapasite ve teknolojik egemenlik arasındaki ilişki üzerinden okumak mümkün. Buradaki temel arayış mevcut uluslararası sistemi terk etmekten çok değişen güç gerçekliğine uyum sağlayacak şekilde uluslararası yönetişimi tamir etmektir.
BM'nin 81. Genel Kurulu'nun ortaya koyduğu temel tablo, uluslararası sistemin yalnızca yeni bir güç dağılımına doğru ilerlemediğini, güvenliğin anlamı ve üretim biçimi konusunda da kapsamlı bir dönüşüm yaşadığını gösteriyor. Amerikan yaklaşımı üstün kapasiteyi pazarlık gücüne dönüştürmeye çalışırken Avrupa kuralları maddi kapasiteyle desteklemeye yöneliyor. Orta Doğu'da ortak güvenlik arayışı bir ülkenin güvenliğinin diğerlerinin sürekli güvensizliği üzerine kurulamayacağı düşüncesini öne çıkarıyor. Afrika güvenliğin kapsamını genişletirken yapay zeka ve teknolojik rekabet güvenliğin aktörlerini ve stratejik kaynaklarını dönüştürüyor.
Bu tabloyu tanımlamak için güvenlik çoğulculuğu kavramı çok kutupluluktan daha açıklayıcı olabilir. Çünkü yalnız güç merkezleri çoğalmıyor, güvenliğin ne olduğu, kimin güvenliğinin korunacağı, güvenliği hangi aktörlerin üreteceği ve hangi araçların meşru kabul edileceği konusunda da farklı modeller ortaya çıkıyor.
Asıl paradoks da tam burada ortaya çıkıyor. Güvenlik üretimi giderek farklı aktörler arasında dağılıyor ve bölgeselleşiyor, fakat tehditler daha fazla birbirine bağlanıyor. İran ve Hürmüz'deki gelişmeler Asya'nın enerji güvenliğini ve Avrupa ekonomisini etkiliyor. Ukrayna savaşı Avrupa ile Asya güvenliği arasındaki bağlantıları güçlendiriyor. İsrail'in güvenlik politikası Levant'tan Körfez'e uzanan yeni caydırıcılık arayışları yaratıyor. Yapay zeka ise coğrafi sınırları aşarak askeri, ekonomik ve siyasi güvenliği aynı anda dönüştürüyor.
Bu nedenle önümüzdeki dönemin temel sorusu dünyanın kaç kutuplu olacağıyla sınırlı kalmayacak. Daha belirleyici soru, farklı güvenlik anlatılarının aynı uluslararası sistem içinde nasıl birlikte var olacağı ve bunlar arasındaki ilişkinin hangi kurallarla yönetileceği olacak.
BM'nin 81. Genel Kurulu bu soruya ortak bir cevap veremedi. Fakat yeni düzen mücadelesinin alanını oldukça açık biçimde gösterdi. Güç dağılımı kadar güvenliğin tanımı, güvenliği üreten aktörler ve güvenliğin hangi ölçekte örgütleneceği de yeniden müzakere ediliyor. Yeni uluslararası düzenin niteliğini büyük ölçüde bu farklı güvenlik anlatıları arasındaki ilişkinin nasıl yönetileceği belirleyecek.
[Prof. Dr. Murat Yeşiltaş, Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi Öğretim Üyesi ve SETA Vakfı Dış Politika Direktörüdür. ]
*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.
Bu haberde bir hata mı var? Her türlü talep, şikâyet ve görüş için okur temsilcimize ulaşabilirsiniz.
