Site simgesi Milliyetçi Medya

ABD, İran’a saldırılara devam edecek mi?

ABD, İran'a saldırılara devam edecek mi?

Marmara Üniversitesi Dr. Öğretim Üyesi Bilgehan Alagöz, ABD Kongre ara seçimleri sonrası ABD/İsrail-İran Savaşı'nın geleceğini AA Analiz için kaleme aldı.

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump’ın 26 Eylül 2026’da İran’ın 7 günlük ateşkes teklifini reddetmesi ve 3 Kasım Kongre ara seçimlerinin ardından operasyonların yeniden başlatılabileceğine dair mesajları, ABD-İran hattında yeni bir tırmanma dönemine işaret ediyor. Bölgeye ek askeri birlikler ve uçak gemilerinin sevk edilmesi de bu ihtimali güçlendiriyor. Ara seçimlerin ardından ABD’nin İran’a yönelik askeri operasyonları yeniden başlatması kuvvetle muhtemeldir. Bununla birlikte, askeri ve diplomatik gelişmelerin seyrine bağlı olarak operasyonların seçimlerden önce başlaması da ihtimal dahilindedir. Operasyonların zamanlamasını ve kapsamını yalnızca askeri hedefler belirlemeyecek. ABD’nin iç siyasi dengeleri ile savaşın ekonomik ve stratejik maliyetini nasıl yöneteceği de sürecin gidişatını önemli ölçüde şekillendirecektir.

ABD kamuoyunda İran Savaşı'na yönelik desteğin sınırlı kalması, Trump yönetiminin ara seçimler öncesinde hareket alanını daraltan temel unsurlardan biridir. Rasmussen Reports’un 13 Ekim’de yayımladığı ankete göre, seçmenlerin yalnızca yüzde 37’si ABD’nin İran Savaşı'nı kazandığını düşünüyor. Katılımcıların yaklaşık üçte biri ise çatışmayı çıkmaz olarak görüyor. Pew Research Center'ın 8 Ekim'de yayımladığı araştırmada da Amerikalıların yüzde 65’inin Trump’ın İran’daki askeri müdahaleyi yönetme biçimini onaylamadığı ortaya çıktı. Enerji fiyatlarının enflasyon üzerindeki baskısı, Amerikan halkının bu tutumunu pekiştiriyor.

İlaveten, Kongre de askeri gücün kullanımını sınırlama konusunda tartışmayı sürdürüyor. Temsilciler Meclisi, savaşın başlamasından bu yana ABD kuvvetlerinin çatışmalardan çekilmesini öngören kararları defalarca oyladı ve bunlardan üçünü kabul etti. Senato ise benzer girişimlerin büyük bölümünü kabul etmezken yalnızca bir karar tasarısını onayladı. Bu tablo, İran operasyonlarının Kongrede tartışmalı bir durumda olduğunu ancak askeri müdahaleyi durdurmaya yönelik girişimlerin kalıcı ve tutarlı bir siyasi çoğunluk oluşturamadığını ortaya koyuyor.

Öte yandan, Trump’ın hareket alanı seçimlerin bitmesiyle sınırsız bir şekilde genişlemeyecektir. ABD Anayasası, savaş ilan etme yetkisini Kongreye verirken başkana başkomutanlık yetkisi tanıyor. 1973 tarihli "Savaş Yetkileri Yasası" ise başkanın Kongreye bildirimde bulunmasına ve belirli koşullarda kuvvet kullanımını sona erdirmesine ilişkin yükümlülükler getiriyor. Bu çerçevede operasyonların kapsamı ve süresi uzadıkça Kongre ile başkan arasındaki yetki gerilimi daha belirgin hale gelebilir. Kongrenin açık yetkilendirmesi olmadan uzun süreli bir askeri harekatın sürdürülmesi de hukuki ve siyasi tartışmalara yol açabilir. Demokratlar, 3 Kasım seçimlerinin ardından Temsilciler Meclisinde çoğunluğu kazanırsa bu durum, yönetim üzerindeki bütçe ve denetim baskısını artırabilir.

İran topraklarına kara birliklerinin gönderilmesi, siyasi maliyeti en yüksek seçeneklerden biri olacaktır. Bu nedenle ABD’nin askeri baskıyı sürdürürken müzakere kapısını da aralık tutması beklenebilir. Nitekim arabulucuların ısrarıyla başlayan dolaylı temaslar, bu çift yönlü yaklaşımın sürdüğüne işaret ediyor ancak dolaylı diplomasinin devam etmesi, baskının hafifletileceği anlamına gelmiyor.

Trump yönetiminin hedefi, İran'ı yalnızca askeri açıdan zayıflatmakla sınırlı görünmüyor. Petrol gelirlerinin azaltılması, yaptırımların daha sıkı uygulanması ve İran'ın askeri kapasitesini yeniden inşa etmesinin önlenmesi, bu politikanın temel unsurları arasında yer alıyor. "USS Theodore Roosevelt" öncülüğündeki üçüncü uçak gemisi görev grubunun ve yaklaşık 10 bin personelin kasım sonuna kadar bölgeye ulaşacak olması da ABD’nin operasyonel seçeneklerini genişletmek istediğini gösterir niteliktedir.

Önümüzdeki tabloda en olası senaryo, ekonomik baskının azami düzeye çıkarıldığı zeminde yoğun hava harekatı ve onu tamamlayan sınırlı deniz operasyonu olarak görünüyor. Bu strateji, yıllık enflasyonun ağustos ayında yüzde 84’e ulaştığı İran’da ekonomik direnç kapasitesini daha da aşındırmayı hedefliyor. Trump yönetimi, bölge ülkelerinden de daha sert İran politikası talep edecektir ancak Körfez ülkeleri, İran’ın bölgesel nüfuzundan kaygı duysa da kendi enerji altyapılarının ve topraklarının çatışmanın doğrudan hedefi haline gelmesini istemiyor.

Hürmüz Boğazı, yeni çatışma döneminin en kritik alanı olacaktır. ABD, halihazırda savaş gemileriyle ablukayı sürdürüyor. Bir sonraki aşamada ise doğrudan deniz operasyonu mümkün görünüyor. İran'ın ham petrol ihracatının yaklaşık yüzde 90'ının yapıldığı Hark Adası, Boğaz'ın giriş ve çıkışlarını etkileyen stratejik konumları nedeniyle Ebu Musa, Büyük ve Küçük Tunb adaları ve boğaz kıyı şeridi bir sonraki aşamada gündeme gelebilir. Hark Adası'nın denetim altına alınması, ABD’ye ablukadan farklı olarak kalıcı bir koz sunacaktır ancak bu seçenekler, Devrim Muhafızları Ordusu'na sabit hedefler verecektir ve bu nedenle ağır hava savunma ve lojistik kapasitesi gerektirmektedir.

Nükleer boyut ise bu deniz ve ada eksenli seçeneklerden ayrı değerlendirilmelidir. Yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stokunun İran'ın iç kesimlerinde, büyük olasılıkla yer altı tesislerinde bulunduğu değerlendiriliyor. Bu stokun ele geçirilmesi ya da etkisiz hale getirilmesi, binlerce askerin sahada bulunmasını, İran hava savunmasının uzun süre bastırılmasını ve malzemenin çatışma altında güvenli şekilde çıkarılmasını gerektiriyor. Bu nedenle İran’ın uranyum stoklarına yönelik bir operasyon, seçenekler arasındaki en riskli adım olarak öne çıkıyor. Bu durum, ilk aşamada hava ve deniz unsurlarıyla sınırlı askeri tırmanmanın daha olası olduğunu düşündürüyor.

İran'ın misilleme kapasitesi, ABD ve İsrail'in askeri üstünlüğü karşısında sınırlıdır. Bu nedenle İran’ın doğrudan çatışmada ortaya çıkan güç dengesizliğini asimetrik araçlarla telafi etmeye çalışması beklenebilir. Füze ve dron saldırıları, deniz trafiğini aksatma girişimleri ve vekil güçler üzerinden kurulan baskı, bu yaklaşımın temel unsurlarını oluşturuyor. Hedefte ağırlıklı olarak bölgesel enerji altyapısı ve deniz ulaşımı yer alıyor. Husilerin Babulmendeb'de Suudi bağlantılı gemilere yönelik hamleleri ile Irak merkezli gruplara atfedilen Suudi petrol altyapısı saldırıları, bu hattın sahadaki etkisini gösteriyor.

Tüm bunlardan hareketle, Trump yönetiminin İran'a yönelik saldırıları yeniden başlatması ihtimali göz ardı edilemez. Bu adımın 3 Kasım ara seçimlerinin ardından atılması olası görünse de askeri ve diplomatik gelişmelerin seyrine bağlı olarak operasyonlar seçimlerden önce de başlayabilir ancak ABD'nin uzun süreli kara savaşı yerine, ekonomik baskı ve bölgesel diplomasiyi de devreye sokarak İsrail ile koordineli şekilde çerçevesi belirlenmiş askeri operasyonlara başvurması beklenebilir. Nitekim Trump'ın 18 Ekim'de, 27 Ekim’deki İsrail seçimleri öncesinde İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'ya tam destek verdiğini açıklaması, bu çerçevede değerlendirilebilir. Zira Trump, İran politikasını hayata geçirirken tanıdığı ve kendisiyle uyum içinde çalışabildiği biri olan Netanyahu ile hareket etmeyi, İsrail'deki alternatif adaylara kıyasla daha öngörülebilir ve düşük maliyetli bir seçenek olarak görüyor. Önümüzdeki dönemin asıl sınavı, kontrollü başlayan bir tırmanmanın İran'ın asimetrik cevabı karşısında da kontrol altında tutulup tutulamayacağı olacaktır.​​​​​​​

[Dr. Bilgehan Alagöz, Marmara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesidir.]

*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.

Bu haberde bir hata mı var? Her türlü talep, şikâyet ve görüş için okur temsilcimize ulaşabilirsiniz.

Mobil sürümden çık